Tam da yasanmaz ooolum bu sehirde, suyu cikti buranin derken, ve hatta suyu henuz yerinde duran kuresel-siyasi-kulturel hicbirseyine laf ettirmeyen sehirler-ulkeler ararken kendimize, lan evden disari ciktigim bile yok, ha burasi ha antartika diye dusunurken hem de, "ankara huznu" diye bir sayfa cikti karsima. tabi ki de kendi kendine gelmedi sayfa, ben de cagirmadim ustelik, ama cikti iste, birilerini arastirip hafiyelik yaparken googleda, sen cik karsima, hot lan soyletmem laf sehrime,dusundurtmem ben kotu sehrimle ilgili der gibi.
ankaranin huzunlu bir sehir oldugunu dusunmedim hic. ciddi deseler eyvallah, zevksiz binalar kenti deseler amenna, ve hatta gercek olamayacak kadar siradan deseler, siradanligin kitabi burada yazildi dedirtir, ama huzunlu... himm, nayir nolamaz, derdim. ama ankara huznu diye okuyunca anladim ne demek istediklerini. hem de ani bir huzne kapilarak. birgun gelir de ankaradan ayrilacak olursak ne hissedecegimi, ne kadar hissedecegimi, ustelik kac dakikada bir hissedecegimi sip diye aklima dusurdu bu sayfa.
biliyor musunuz ben burayi ilk gordugum gun aklima dusurdum. o zaman kizilayin orta yeri trafige kapaliydi, hayir benim gelisimi kutlamak icin degil elbet, sadece metro insaati baslatmisti Karayalcin. yine benim icin degil ama:) ziya gokalp caddesinin ortasina da, nasil getirdiyse, bir vagon koymustu, ki bu da karayalcinin gozumdeki absurd baskan imajini guclendiren en onemli seydir. bir vagon, neyi temsil eder, neden oradadir ve nasil olur da beni ankaraya bu kadar baglar bilinmez. tamam, adina yollar kapanacak, metro insaatlarina baslanacak biri degilim belki, ama iddia ediyorum, o vagon oraya benim icin konmustu. ozlem gelsin istanbullardan, gorsun camurlar, insan deryalari arasindan ve vurulsun diye. ve tam isabet.
tabi ki de universite sinav tercihlerimde ankarayi yazdim hep. biraz bagimsizlik derdine, ama en cok da Sedanin yanina, vagonlu sehre gelmek adina. bir kez yasamaya baslayinca, nasil ilk japon yemegimi tattigimda ben japon dogmaliymisim diye hissettiysem, ankaranin da gonlumdeki sehir oldugunu anlayiverdim. sip diye.
canimcim ankaracim, sadece seni degil, carpik curpuk kufur edilesi yollari, dedem yasinda binalari, fahis fiyatli evleri, bir turlu dolmayan baraji, kendini birsey zanneden ciddiyeti, disi farkli ici ayni magazalari, radyo odtuyu ve egeyifahirioktayi ve de bittabi ki istanbuldan donusu cok cok seviyorum. ama caktirmiyorum...
ve en en en cok da bana verdigin duzgun arkadaslari seviyorum. gideni de kalani da, tanidigimi da gormeden sevdigimi de.
kimileri icin gitmek kolaydir; benim icin degil, kimileri icinse mecburidir; umarim benim icin olmaz
11 Eylül 2008 Perşembe
UZAYDAN ATMOSFERE İNİŞ 17 aralık 2007
Yorgunluktan sehla bakiyorum.
Yastigi gorsem uyuyacagim.
Evdeki esyalar tozdan gorunmuyor.
Cocuklar kendi baslarina buyuyebileceklerini de kanitladilar.
Arkadaslarimin yuzunu unuttum neredeyse.
Peki neden? haftalardir suren Japonca İngilizce, teknik edebi, enteresan alakasiz ceviri maratonu yuzunden tabi ki de...
Ve fakat gercek dunyaya geri dondum nihayet! Ben değil miydim ya cevireyim dondureyim para kazanayim ismimi dergi kitap o-bu-su'da goreyim diyen? Bu iste bir yanlislik yapiyorum kesin. Ya birsey cevirmiyorum ve bostayim diye soyleniyorum, ya ceviriyorum ve tum dunya benden uzakta donmeye devam ediyor. İnsan bu kadar mi gerceklikten kopar...
Neyse geldim iste. Yazacak cok sey birikti amma bende hal mal kalmadi. Biraz dinlenmem lazim. Ve de bir sonraki ceviride nasil bir yol cizecegimi belirlemem. Hayatimi duzgun devam ettirirken isimi gorebilecegim makul bir yol. Bakin bakin, kelimelerim bile degisti. Hayatta "makul" kelimesini bu kadar dogal olarak yazacagim aklima gelmezdi. Ve idare, sevk, temin, tüzük, yönetmelik, yönetmemelik, vsvsvs...
cok yazmak istedim buraya bir an once. ama kafa toplamadan yazmak sacma olacak. hosgeldim diyecektim sadece. dedim de.
Yastigi gorsem uyuyacagim.
Evdeki esyalar tozdan gorunmuyor.
Cocuklar kendi baslarina buyuyebileceklerini de kanitladilar.
Arkadaslarimin yuzunu unuttum neredeyse.
Peki neden? haftalardir suren Japonca İngilizce, teknik edebi, enteresan alakasiz ceviri maratonu yuzunden tabi ki de...
Ve fakat gercek dunyaya geri dondum nihayet! Ben değil miydim ya cevireyim dondureyim para kazanayim ismimi dergi kitap o-bu-su'da goreyim diyen? Bu iste bir yanlislik yapiyorum kesin. Ya birsey cevirmiyorum ve bostayim diye soyleniyorum, ya ceviriyorum ve tum dunya benden uzakta donmeye devam ediyor. İnsan bu kadar mi gerceklikten kopar...
Neyse geldim iste. Yazacak cok sey birikti amma bende hal mal kalmadi. Biraz dinlenmem lazim. Ve de bir sonraki ceviride nasil bir yol cizecegimi belirlemem. Hayatimi duzgun devam ettirirken isimi gorebilecegim makul bir yol. Bakin bakin, kelimelerim bile degisti. Hayatta "makul" kelimesini bu kadar dogal olarak yazacagim aklima gelmezdi. Ve idare, sevk, temin, tüzük, yönetmelik, yönetmemelik, vsvsvs...
cok yazmak istedim buraya bir an once. ama kafa toplamadan yazmak sacma olacak. hosgeldim diyecektim sadece. dedim de.
AKLIMIZ PEYNİR EKMEK 5 kasım 2007
Bugün yemekte: etli kereviz, kara lahana salatası.
İşte gerçek Özlem karşınızda. Soframız da hayat gibi bazen dopdolu bazen kuru bakır. Bu tamamen o günkü yemek yapma isteğimle ve alışverişte listemdeki bazı maddeleri almayı unutmamla ilgili bir durum. Alışveriş listesi yapmayı çok severim, fakat sanırım dışarı çıkarken bu listeyi yanıma almaya kendimi hazır hissetmiyorum. Anladığım kadarıyla ne kadarını hatırlayacağım diye kendi kendime yarış yapıyorum. Ve sonuç işte yukarıda: sanırım bir sebze bir salata malzemelik hafızaya sahibim...
Kaç zamandır yemeklerimi bol yapıyorum. Çünkü evimiz dışında Kaya'nın babasına da yemek yapmam gerekiyor. Sabit baba çok uzun süredir Alzheimer'den muzdarip. Son zamanlarda hastalığı biraz daha ağırlaştı, ama yine de kendi başına kalabiliyor evinde.
Bugün de yemeği yaptıktan sonra bırakmak üzere evine gittim. Beni tanımadığına kalıbıma basarım, ama elimdeki yemekleri görünce, ve tabi gerçekten de kibar bir insan olduğundan hemen buyur edildim. Ben dumanı tüten yemeği tabağa koyarken o her tarafının ağrıdığından bahsediyordu. Yakınınızda berinizde hiç Alzheimer hastası var mı bilmiyorum ama onlarla sohbet etmek hem eğlenceli hem hüzün vericidir. Eğlenceli çünkü 5 dakikada bir sohbet başa dönüyor, aynı şeyleri karşılıklı tekrarlıyorsunuz ve konuşacak bin tane aynı şeyiniz oluyor. Hüzün verici çünkü karşınızdaki sizden de kötü bir hafızaya sahip biri. Ne liste ne yemek, 5 dakikada bir konuştuğunu unutuyor. Önce tok olduğunu söyledi mesela, ben de salona geçelim o zaman dedim. tam salondaki koltuğa gömülüyordum ki, e ısrar ettin bari biraz yiyeyim dedi. söylememe gerek yok di mi, hiç ısrar etmemiştim. o yemeğini yerken karşısına geçip onu incelemeye başladım. karısı öldükten hemen sonraki hallerini düşündüm. onunla doğru düzgün sohbet edebildiğimiz, beni anladığı zamanları. torunlarını ve oğullarını tanıdığı zamanları. şimdi kim bilir beni kim sanıyor. hayır için ona yemek getiren bir komşuyum belki, ya da uzaktan, taa Ankaralardan gelen bir akraba (çünkü kendini memleketi Maraşta sanıyor). beni iyi besliyorsunuz teşekkür ederim, dedi bana. Ah bir bilse daha neler yapmak istediğimi. Bir bilse geç bile kaldığımı ve bunun için acayip vicdan azabı duyduğumu.
aklıma çemberimde gül oyadaki Yurdanurun Alzheimerli annesi geldi sonra. aklı iyice gittiğinde bile sadece torununu hatırlayacağına söz vermişti kadın kendi kendine. gerçekçi de olsa sonuçta o bir diziydi. ve bizim hakiki yaşamımızda hiç bir şey için söz verememiş, bütün gün ve gece televizyonun karşısında karanlıkta otururken kim bilir neler neler düşünen, çok yalnız ama yalnızlığının bile farkında olmayan, çökmüş ve bıkmış bir adam var. ve onu farkına bile varmadan çok seven, vicdanıyla baş edemeyen bir gelin.
öleceğim galiba, dedi giderken. hiç bir şey diyemedim.
İşte gerçek Özlem karşınızda. Soframız da hayat gibi bazen dopdolu bazen kuru bakır. Bu tamamen o günkü yemek yapma isteğimle ve alışverişte listemdeki bazı maddeleri almayı unutmamla ilgili bir durum. Alışveriş listesi yapmayı çok severim, fakat sanırım dışarı çıkarken bu listeyi yanıma almaya kendimi hazır hissetmiyorum. Anladığım kadarıyla ne kadarını hatırlayacağım diye kendi kendime yarış yapıyorum. Ve sonuç işte yukarıda: sanırım bir sebze bir salata malzemelik hafızaya sahibim...
Kaç zamandır yemeklerimi bol yapıyorum. Çünkü evimiz dışında Kaya'nın babasına da yemek yapmam gerekiyor. Sabit baba çok uzun süredir Alzheimer'den muzdarip. Son zamanlarda hastalığı biraz daha ağırlaştı, ama yine de kendi başına kalabiliyor evinde.
Bugün de yemeği yaptıktan sonra bırakmak üzere evine gittim. Beni tanımadığına kalıbıma basarım, ama elimdeki yemekleri görünce, ve tabi gerçekten de kibar bir insan olduğundan hemen buyur edildim. Ben dumanı tüten yemeği tabağa koyarken o her tarafının ağrıdığından bahsediyordu. Yakınınızda berinizde hiç Alzheimer hastası var mı bilmiyorum ama onlarla sohbet etmek hem eğlenceli hem hüzün vericidir. Eğlenceli çünkü 5 dakikada bir sohbet başa dönüyor, aynı şeyleri karşılıklı tekrarlıyorsunuz ve konuşacak bin tane aynı şeyiniz oluyor. Hüzün verici çünkü karşınızdaki sizden de kötü bir hafızaya sahip biri. Ne liste ne yemek, 5 dakikada bir konuştuğunu unutuyor. Önce tok olduğunu söyledi mesela, ben de salona geçelim o zaman dedim. tam salondaki koltuğa gömülüyordum ki, e ısrar ettin bari biraz yiyeyim dedi. söylememe gerek yok di mi, hiç ısrar etmemiştim. o yemeğini yerken karşısına geçip onu incelemeye başladım. karısı öldükten hemen sonraki hallerini düşündüm. onunla doğru düzgün sohbet edebildiğimiz, beni anladığı zamanları. torunlarını ve oğullarını tanıdığı zamanları. şimdi kim bilir beni kim sanıyor. hayır için ona yemek getiren bir komşuyum belki, ya da uzaktan, taa Ankaralardan gelen bir akraba (çünkü kendini memleketi Maraşta sanıyor). beni iyi besliyorsunuz teşekkür ederim, dedi bana. Ah bir bilse daha neler yapmak istediğimi. Bir bilse geç bile kaldığımı ve bunun için acayip vicdan azabı duyduğumu.
aklıma çemberimde gül oyadaki Yurdanurun Alzheimerli annesi geldi sonra. aklı iyice gittiğinde bile sadece torununu hatırlayacağına söz vermişti kadın kendi kendine. gerçekçi de olsa sonuçta o bir diziydi. ve bizim hakiki yaşamımızda hiç bir şey için söz verememiş, bütün gün ve gece televizyonun karşısında karanlıkta otururken kim bilir neler neler düşünen, çok yalnız ama yalnızlığının bile farkında olmayan, çökmüş ve bıkmış bir adam var. ve onu farkına bile varmadan çok seven, vicdanıyla baş edemeyen bir gelin.
öleceğim galiba, dedi giderken. hiç bir şey diyemedim.
RÜYALAR VE BULDOZER 3 kasım 2007
Bugün yemekte: kıymalı karnabahar, yoğurt çorba, yumurtalı peynirli fırın ekmek, kabak tatlısı
bundan böyle bloglarıma böyle başlayacağım. sonradan okuyunca vay beee demek için. tabi soframız hergün yukarıdaki gibi birkaç çeşit yemekle donatılmıyor. bizde standart bir sebze bir karbonhidrat yapılıyor. hele tatlı, hak getire. misafir de getirebilir. ama önümüze geldiği anla midemize indiği an aynı olduğu için evde tatlı yapılmıyor. sadece arada kendim için un helvası yaparım. malum günlerde çocuklara ve eşime daha nazik davranabilmek için.
bugün kabak tatlısı yapma nedenim, dün Sinan paşanın sabah uyanır uyanmaz bal kabağı istemesiydi. bu çocuğun bilinçaltının ya da rüya merkezinin filan kontrol altına alınmasını talep ediyorum. her sabah acayip acayip taleplerle karşıma çıkıyor zira. bir sabah, hiç de öyle taraklarda bezimiz yokken, onu uyandırdığımda ilk söylediği şey atın ingilizce ne demek olduğuydu. başka bir sabah dinozorların hali hazırda var olmasını diledi. başkasında yağmur yağsın diye gece dua ettiğini söyleyip, yağmurun yağıp yağmadığını sordu. ne gezeeer. neyse şimdi bakınca aslında bir çocuk için gayet normal, sadece biz büyükleri için azıcık fantastik kaçan dünyasını mantıkla yok etmek yerine desteklemenin, hatta araya kendimi de sokuşturmanın hiç de fena bir fikir olmadığını fark ettim. fakat hala bal kabağını neden istediğine aklım ermiyor. sonuçta bal kabağı testere ile kesilmesi, kabuk soyucu ile traşlanması ile filan benim fellik fellik kaçtığım, pek gereksiz gördüğüm, üstelik çekirdeğinden de hiç haz almadığım bir sebze. oysa dün kabağı bizim için soyan hala çocuk kalmış görevli, yapış yapış kabak sümüğüne batmış çekirdekleri çöpe atmak yerine bir torbaya koyup elime tutuşturdu. çocuklar kabak çekirdeğinin bal kabağından çıktığını öğrensin diye de ekledi. iyi adam...
bu arada iki hafta önce evimize gelen kardeşim ve karısının önüne ne koyduksam "ay kusura bakmayın, aslında daha güzel yapıyorum ama bu sefer pek iyi olmamış beğenmedim" deyip durdum. Serdar Rusçada buna "övgünün üzerine buldozerle gitmek" dendiğini söyledi. bu arada kardeşimin Rusçayı, deyimlerine atasözlerine dek nasıl öğrendiğini ben de bilmiyorum ve kendisini bu gizli hazinesinden dolayı tebrik ederim. neyse, bu buldozer olayı aslında karşısından övgü bekleyen her insanoğlunun kendini ilk başta kötüledikten sonra oturup karşıdan bir iki hoş laf beklemesiyle gerçekleşiyormuş. buna göre ben bütün haftasonunu buldozer kullanarak geçirmişim. yapmışımdır, yaparım da, hep yapacağımı da ekliyorum
bundan böyle bloglarıma böyle başlayacağım. sonradan okuyunca vay beee demek için. tabi soframız hergün yukarıdaki gibi birkaç çeşit yemekle donatılmıyor. bizde standart bir sebze bir karbonhidrat yapılıyor. hele tatlı, hak getire. misafir de getirebilir. ama önümüze geldiği anla midemize indiği an aynı olduğu için evde tatlı yapılmıyor. sadece arada kendim için un helvası yaparım. malum günlerde çocuklara ve eşime daha nazik davranabilmek için.
bugün kabak tatlısı yapma nedenim, dün Sinan paşanın sabah uyanır uyanmaz bal kabağı istemesiydi. bu çocuğun bilinçaltının ya da rüya merkezinin filan kontrol altına alınmasını talep ediyorum. her sabah acayip acayip taleplerle karşıma çıkıyor zira. bir sabah, hiç de öyle taraklarda bezimiz yokken, onu uyandırdığımda ilk söylediği şey atın ingilizce ne demek olduğuydu. başka bir sabah dinozorların hali hazırda var olmasını diledi. başkasında yağmur yağsın diye gece dua ettiğini söyleyip, yağmurun yağıp yağmadığını sordu. ne gezeeer. neyse şimdi bakınca aslında bir çocuk için gayet normal, sadece biz büyükleri için azıcık fantastik kaçan dünyasını mantıkla yok etmek yerine desteklemenin, hatta araya kendimi de sokuşturmanın hiç de fena bir fikir olmadığını fark ettim. fakat hala bal kabağını neden istediğine aklım ermiyor. sonuçta bal kabağı testere ile kesilmesi, kabuk soyucu ile traşlanması ile filan benim fellik fellik kaçtığım, pek gereksiz gördüğüm, üstelik çekirdeğinden de hiç haz almadığım bir sebze. oysa dün kabağı bizim için soyan hala çocuk kalmış görevli, yapış yapış kabak sümüğüne batmış çekirdekleri çöpe atmak yerine bir torbaya koyup elime tutuşturdu. çocuklar kabak çekirdeğinin bal kabağından çıktığını öğrensin diye de ekledi. iyi adam...
bu arada iki hafta önce evimize gelen kardeşim ve karısının önüne ne koyduksam "ay kusura bakmayın, aslında daha güzel yapıyorum ama bu sefer pek iyi olmamış beğenmedim" deyip durdum. Serdar Rusçada buna "övgünün üzerine buldozerle gitmek" dendiğini söyledi. bu arada kardeşimin Rusçayı, deyimlerine atasözlerine dek nasıl öğrendiğini ben de bilmiyorum ve kendisini bu gizli hazinesinden dolayı tebrik ederim. neyse, bu buldozer olayı aslında karşısından övgü bekleyen her insanoğlunun kendini ilk başta kötüledikten sonra oturup karşıdan bir iki hoş laf beklemesiyle gerçekleşiyormuş. buna göre ben bütün haftasonunu buldozer kullanarak geçirmişim. yapmışımdır, yaparım da, hep yapacağımı da ekliyorum
SULU ŞAKA OLSAYMIŞ KEŞKE 26 ekim 2007
Çarşamba günü çocukları kreşten aldıktan sonra aheste aheste Eryaman tarafına döNdürdük rotamızı. Daha önceden de söylemiştim ya, polikliniğimiz kapandı ve satılığa çıktı. Gerçi alan da soran da yok ama olsun, kapısının üstüne eğri ve koca harflerle "tadilattayız, kapalıyız" minvalinde bir yazı bile asmışlar. Ben olsam, nasıl insansınız kardeşim, hiç hastalanmıyor musunuz lan neden kimse bize gelmedi, aha bakın bitti işte, şimdi ıhh bulursunuz iğne yapacak hemşire, gibi bir şeyler yazardım. Sonra da söylenen söylene gitti derlerdi arkamdan.
Polikliniğin Kıbrıs'ta yaşayan 4. ortağı dişçimiz Sadiye, satıştı devirdi, bir kaç işi halletmek üzere çarşamba günü Ankaraya geldi, ve bizim tıngır mıngır Eryamana yollanmamız da safi bu yüzdendi. Sadiye hayatta görüp görebileceğiniz en tatlı dilli insanlardan biri. Şİmdi çok düşündüm, "en" ne olabilir diye, en sevimli, en iyi, en komik, en rahat, en olumlu mesela. Ama hayır resmen ve net olarak en tatlı dillisidir diyebilirim. Dadından yenmez yani.. Her neyse, amacımız, hazır Sadiye de gelmişken poliklinikte son bir kez toplanalım ve sevgili işyerimize bir veda edelimdi.
Birçok arkadaşım polikliniği görmemiştir, hatta görmeyi boşverin, benim poliklinik hakkındaki hislerimi, orada çalışanlarla aramdaki elektriği, haftada ya da ne bileyim ayda ne kadar zamanımı polikliniğe harcadığımı filan hiiiç bilmezler. Ne garip geliyor şimdi. Sonuçta 10 yıllık bir yer, Kaya oraya ortak olduğunda çöpsüz üzüm misali bekar bir delikanlıydı. Ben ise adı çok duyulan, bahsi her an geçen ama bir türlü yüzünü göremedikleri sevgiliydim. Saçlarım sarıydı, tartıda da 1 kilo eksik çekiyordum. Çok severek ve özenerek açılan, elemanıyla röntgen aletiyle buzdolabıyla filan bir araya getirilip streç filmle sıkıştırılmış market işi tavuk butları gibi bir bütün, bir paket olan sevgili polikliniğimizi aslında ben çok seviyordum. Öyle ki, bekar evimden kalma üzeri ayak ve el izleriyle dolu kırmızı buzdolabımı çatı katında her görüşümde içim daha da bir ısınıyor, dişçi odasının önünden her geçişte o aletlerin oyma sesi bile bana ninni gibi geliyordu. İşin kötü tarafı ben bu hislerimin farkında değildim. Yani oraya o kadar bağlandığımı, veda ederken gözlerimin yaşaracağını, mutfağındaki kahverengi çay fincanlarının bile ne kadar tanıdık, benden olduğunu filan hiç bilmiyordum. Bilseymişim keşke.
O veda akşamında villanın arka bahçesine masamızı, mangalımızı kurduk, beyler içkileri, hanımlar kola-çaylarını aldılar (o gün öyle denk geldi, yoksa içiyor herkes her birşeyden), çocuklar oradan oraya koşturup dökülen sarı yaprakları hışırdattılar, hamile kedi düşen tavuk kanatlarını götürdü, meraklı ve dövülesi komşular ara ara sese baktılar, ve herkes konuştu, konuştu, konuştu. Gecenin sonlarına doğru diş odasına çıkıp Sadiyeyi çağırdım, hastasıymışım gibi. O da geldi ve dişime baktı. Sonra çocuklar geldi ve Sadiye onların da dişine baktı. Sonra çocuklardan biri hani şu su fışkırtan bir alet var ya, onu yere düşürdü ve alet pıslamaya başladım. Biz de korktuk ve aletin fişini prizden çektik. Ama o pıslamaya ve su fışkırtmaya devam etti. Sadiyenin ve çocukların üstü başı sırılsıklam oldu. Mevlüt abiyi çağırıp aletin icabına bakmasını söyledik, ama o da sadece ıslanmakla yetinebildi. Bunun üzerine Kaya geldi bizi merak edip. Gelenlerin ilk yaptığını o da denedi ve fişi prizden çekmek için yeltendi, hep bir ağızdan "çekiiiik" diye bağırdık. O da üstünü ıslatmakta gayet başarılıydı. Çocuklar dışında sadece ben ağzımı kapamış nefes almadan gülüyordum. Belki de benim dışımdaki herkesin ıslanmış olması sadece bana komik gelmişti. 15 dakika boyunca aletin sesini ve suyunu durdurmaya çalıştılar, sürenin dolumunda alet kendi isteği ile durdu. Geride sayısız ıslak pantolon ve çamurlu bir zemin bırakarak.
Az sonra kalkmaya yeltendik. Mecit, yıllardır yaptığı sünnetlerin hatırası olarak kendine bir sünnet seti hazırlayıp aldı. Sadiye hanım diş ünitinden ufak bir sarf malzemesi almaya karar verdi. Selmayla ben de mutfaktan artık elimize ne geçerse alıp saklamayı düşündük.
Gidiyor vallahi de, hem de içinde Çağlayı ilk tarttığımız çocuk tartısı, Sinanı ilk gördüğümüz ultrason aleti, bir türlü cızırdamadan çalamayan eski püskü el radyosu ile birlikte. Arabamıza binerken aklıma geldi; keşke bir miktar paramız olsa, keşke alabilsek orayı kendimize. Tamam, içini yaptıracak kadar da para olmaz muhtemelen, ama ne olacak poliklinik dekorlu bir evimiz olurdu altı üstü...
Galiba hayatımızda bir dönem sona eriyor. Üzücüymüş beee.
Polikliniğin Kıbrıs'ta yaşayan 4. ortağı dişçimiz Sadiye, satıştı devirdi, bir kaç işi halletmek üzere çarşamba günü Ankaraya geldi, ve bizim tıngır mıngır Eryamana yollanmamız da safi bu yüzdendi. Sadiye hayatta görüp görebileceğiniz en tatlı dilli insanlardan biri. Şİmdi çok düşündüm, "en" ne olabilir diye, en sevimli, en iyi, en komik, en rahat, en olumlu mesela. Ama hayır resmen ve net olarak en tatlı dillisidir diyebilirim. Dadından yenmez yani.. Her neyse, amacımız, hazır Sadiye de gelmişken poliklinikte son bir kez toplanalım ve sevgili işyerimize bir veda edelimdi.
Birçok arkadaşım polikliniği görmemiştir, hatta görmeyi boşverin, benim poliklinik hakkındaki hislerimi, orada çalışanlarla aramdaki elektriği, haftada ya da ne bileyim ayda ne kadar zamanımı polikliniğe harcadığımı filan hiiiç bilmezler. Ne garip geliyor şimdi. Sonuçta 10 yıllık bir yer, Kaya oraya ortak olduğunda çöpsüz üzüm misali bekar bir delikanlıydı. Ben ise adı çok duyulan, bahsi her an geçen ama bir türlü yüzünü göremedikleri sevgiliydim. Saçlarım sarıydı, tartıda da 1 kilo eksik çekiyordum. Çok severek ve özenerek açılan, elemanıyla röntgen aletiyle buzdolabıyla filan bir araya getirilip streç filmle sıkıştırılmış market işi tavuk butları gibi bir bütün, bir paket olan sevgili polikliniğimizi aslında ben çok seviyordum. Öyle ki, bekar evimden kalma üzeri ayak ve el izleriyle dolu kırmızı buzdolabımı çatı katında her görüşümde içim daha da bir ısınıyor, dişçi odasının önünden her geçişte o aletlerin oyma sesi bile bana ninni gibi geliyordu. İşin kötü tarafı ben bu hislerimin farkında değildim. Yani oraya o kadar bağlandığımı, veda ederken gözlerimin yaşaracağını, mutfağındaki kahverengi çay fincanlarının bile ne kadar tanıdık, benden olduğunu filan hiç bilmiyordum. Bilseymişim keşke.
O veda akşamında villanın arka bahçesine masamızı, mangalımızı kurduk, beyler içkileri, hanımlar kola-çaylarını aldılar (o gün öyle denk geldi, yoksa içiyor herkes her birşeyden), çocuklar oradan oraya koşturup dökülen sarı yaprakları hışırdattılar, hamile kedi düşen tavuk kanatlarını götürdü, meraklı ve dövülesi komşular ara ara sese baktılar, ve herkes konuştu, konuştu, konuştu. Gecenin sonlarına doğru diş odasına çıkıp Sadiyeyi çağırdım, hastasıymışım gibi. O da geldi ve dişime baktı. Sonra çocuklar geldi ve Sadiye onların da dişine baktı. Sonra çocuklardan biri hani şu su fışkırtan bir alet var ya, onu yere düşürdü ve alet pıslamaya başladım. Biz de korktuk ve aletin fişini prizden çektik. Ama o pıslamaya ve su fışkırtmaya devam etti. Sadiyenin ve çocukların üstü başı sırılsıklam oldu. Mevlüt abiyi çağırıp aletin icabına bakmasını söyledik, ama o da sadece ıslanmakla yetinebildi. Bunun üzerine Kaya geldi bizi merak edip. Gelenlerin ilk yaptığını o da denedi ve fişi prizden çekmek için yeltendi, hep bir ağızdan "çekiiiik" diye bağırdık. O da üstünü ıslatmakta gayet başarılıydı. Çocuklar dışında sadece ben ağzımı kapamış nefes almadan gülüyordum. Belki de benim dışımdaki herkesin ıslanmış olması sadece bana komik gelmişti. 15 dakika boyunca aletin sesini ve suyunu durdurmaya çalıştılar, sürenin dolumunda alet kendi isteği ile durdu. Geride sayısız ıslak pantolon ve çamurlu bir zemin bırakarak.
Az sonra kalkmaya yeltendik. Mecit, yıllardır yaptığı sünnetlerin hatırası olarak kendine bir sünnet seti hazırlayıp aldı. Sadiye hanım diş ünitinden ufak bir sarf malzemesi almaya karar verdi. Selmayla ben de mutfaktan artık elimize ne geçerse alıp saklamayı düşündük.
Gidiyor vallahi de, hem de içinde Çağlayı ilk tarttığımız çocuk tartısı, Sinanı ilk gördüğümüz ultrason aleti, bir türlü cızırdamadan çalamayan eski püskü el radyosu ile birlikte. Arabamıza binerken aklıma geldi; keşke bir miktar paramız olsa, keşke alabilsek orayı kendimize. Tamam, içini yaptıracak kadar da para olmaz muhtemelen, ama ne olacak poliklinik dekorlu bir evimiz olurdu altı üstü...
Galiba hayatımızda bir dönem sona eriyor. Üzücüymüş beee.
ECELİ GELMİŞ BİR KUYRUK 24 ekim 2007
- Annee bizim eve hırsız girer mi?
- Hayır hayatım pencerelerimizi kapatıyoruz, hem karşımızda askerler var, onlar görür ve yakalar hırsızları.
- Ben yine de korkuyorum.
- Ben de, merak etme.
Çocuklar bol hırsızlı, maceralı rüyalarına dala dursunlar, onlar uyuyunca beni de bir korku fırtınası sarıyor her gece. Neler var bu fırtınada neler: abi ne olacak şu Türkiyenin hali, barajdaki su yüzde ikiden birbuçuğa düşmüş, çevirimi iç mi ettiler yoksam, ya yarın metroya binersem de birileri metroyu kaçırırsa, Kayanın işi gücü ne olacak, vs vs. Bazı geceler tüm bu kaygılar beni bir esir alıyor, bir esir alıyor sormayın. Yoksa ben mi onları esir alıyorum. Yoksa onlar bile kurtulmak istiyorlar da ben mi yakalarına yapışıyorum... Her neyse, sonuçta kim kime ne yapıyor tam emin değilim ama kimi geceler gözlerim şiş şiş dönüp duruyorum yatağımda; yarın uyanacağız da bakalım neler bulacak bizi diye.
Küçükken en dehşet korkum denizden kocaman kocaman robotların çıkma ihtimaliydi. Tabi bilmiyordum, böyle bir şeyin "ihtimali" bile yoktu aslında. Ama korku bu, olacak olmayacak diye bakmıyor sonuçta, tam tersi, yusuuuuf yusuuuf sesini duymadan rahat etmiyor. Sonra bir de kaçırılma, boğulma, polis, öğretmen ve uzaylı korkularım da mevcuttu vakti zamanında. Boğulma dışındakilerin iplerini salıverebildim nihayetinde ama onların yerini çok daha korkunçları aldı zamanla. Gençlik yıllarımda sevgilim olacak mı, olacaksa terk edecek mi, okul müdürü ceket giymediğimi fark edecek mi, edecekse hangi kulağımı çekecek, sınıfta hoca bişiler okumam için beni seçecek mi, seçecekse dilim ne kadar peltekleşecek gibi, çocuk Özlemin arkasını bakmadan kaçacağı, şimdiki Özleminse hade len sen dert görmemişsin koçum diyeceği bin türlü saçmalıkla uğraşmak zorunda kaldım uzun süre. Fakat ne kadar korkarsam korkayım, ne sevgilimin beni terk etmesini, ne kulaklarımın müdür eliyle kepçe edilmesini, ne de dilimin pıss pısss diye peltekleşmesini engelleyebildim. Yani kalbim bin kez küt küt attı, ecelim bin kez hoşbulduuuk dedi mütemadiyen. Ve hala akıllanmadım...
Dünkü gece uykusuzluğum korkularımın içeriği ile değil, beni yönetmesi ile ilgiliydi. Uzun uzun düşündüm; bak dedim kendi kendime, bunca yıl hep ürkek tavşanlar gibi sen kaçmışsın o kovalamış, o yorulmuş durmuş, sen onu dürtmüşsün. Kime ne faydası olmuş tüm bu korkuların? Başın göğe mi erdi? Hayır. Dünyayı mı kurtardın? Yok canım. Robotlar gelse kulağını çekse çelme mi takacaksın? Daha neler abartmayalım. Hayır, sanki ürkünce dahiyane fikirler gelip beni buluyormuş gibi nedir bu örümcek ağları ile tutunmam korkuya? Yok abi vazgeçiyorum ben. Bana bir faydası dokunmayan pis-yılan-korku-duygusunu apartman görevlimiz Abidin Abiye teslim edip kapımı kapatacağım huzurla. Yeter valla be. Benim korkum ne güneşi doğduruyor, ne karnımı doyuruyor. Sadece, önceden bir hayvanmışım da insana dönüşünce kesmeyi unutmuşum gibi çürümüş pırt kokulu yeşil bir kuyruk misali arkamda dolanıp duruyor. Bitti, alıyorum elime makası, kesiyorum göbek bağını keser gibi.
Kesiyoruum
Kesiyoruuum
Kestiiim.
- Hayır hayatım pencerelerimizi kapatıyoruz, hem karşımızda askerler var, onlar görür ve yakalar hırsızları.
- Ben yine de korkuyorum.
- Ben de, merak etme.
Çocuklar bol hırsızlı, maceralı rüyalarına dala dursunlar, onlar uyuyunca beni de bir korku fırtınası sarıyor her gece. Neler var bu fırtınada neler: abi ne olacak şu Türkiyenin hali, barajdaki su yüzde ikiden birbuçuğa düşmüş, çevirimi iç mi ettiler yoksam, ya yarın metroya binersem de birileri metroyu kaçırırsa, Kayanın işi gücü ne olacak, vs vs. Bazı geceler tüm bu kaygılar beni bir esir alıyor, bir esir alıyor sormayın. Yoksa ben mi onları esir alıyorum. Yoksa onlar bile kurtulmak istiyorlar da ben mi yakalarına yapışıyorum... Her neyse, sonuçta kim kime ne yapıyor tam emin değilim ama kimi geceler gözlerim şiş şiş dönüp duruyorum yatağımda; yarın uyanacağız da bakalım neler bulacak bizi diye.
Küçükken en dehşet korkum denizden kocaman kocaman robotların çıkma ihtimaliydi. Tabi bilmiyordum, böyle bir şeyin "ihtimali" bile yoktu aslında. Ama korku bu, olacak olmayacak diye bakmıyor sonuçta, tam tersi, yusuuuuf yusuuuf sesini duymadan rahat etmiyor. Sonra bir de kaçırılma, boğulma, polis, öğretmen ve uzaylı korkularım da mevcuttu vakti zamanında. Boğulma dışındakilerin iplerini salıverebildim nihayetinde ama onların yerini çok daha korkunçları aldı zamanla. Gençlik yıllarımda sevgilim olacak mı, olacaksa terk edecek mi, okul müdürü ceket giymediğimi fark edecek mi, edecekse hangi kulağımı çekecek, sınıfta hoca bişiler okumam için beni seçecek mi, seçecekse dilim ne kadar peltekleşecek gibi, çocuk Özlemin arkasını bakmadan kaçacağı, şimdiki Özleminse hade len sen dert görmemişsin koçum diyeceği bin türlü saçmalıkla uğraşmak zorunda kaldım uzun süre. Fakat ne kadar korkarsam korkayım, ne sevgilimin beni terk etmesini, ne kulaklarımın müdür eliyle kepçe edilmesini, ne de dilimin pıss pısss diye peltekleşmesini engelleyebildim. Yani kalbim bin kez küt küt attı, ecelim bin kez hoşbulduuuk dedi mütemadiyen. Ve hala akıllanmadım...
Dünkü gece uykusuzluğum korkularımın içeriği ile değil, beni yönetmesi ile ilgiliydi. Uzun uzun düşündüm; bak dedim kendi kendime, bunca yıl hep ürkek tavşanlar gibi sen kaçmışsın o kovalamış, o yorulmuş durmuş, sen onu dürtmüşsün. Kime ne faydası olmuş tüm bu korkuların? Başın göğe mi erdi? Hayır. Dünyayı mı kurtardın? Yok canım. Robotlar gelse kulağını çekse çelme mi takacaksın? Daha neler abartmayalım. Hayır, sanki ürkünce dahiyane fikirler gelip beni buluyormuş gibi nedir bu örümcek ağları ile tutunmam korkuya? Yok abi vazgeçiyorum ben. Bana bir faydası dokunmayan pis-yılan-korku-duygusunu apartman görevlimiz Abidin Abiye teslim edip kapımı kapatacağım huzurla. Yeter valla be. Benim korkum ne güneşi doğduruyor, ne karnımı doyuruyor. Sadece, önceden bir hayvanmışım da insana dönüşünce kesmeyi unutmuşum gibi çürümüş pırt kokulu yeşil bir kuyruk misali arkamda dolanıp duruyor. Bitti, alıyorum elime makası, kesiyorum göbek bağını keser gibi.
Kesiyoruum
Kesiyoruuum
Kestiiim.
MEVSİMLER GELİR GEÇER 18 ekim 2007
Dün gece 3 gibi uyumamın salaklığım dışında hiç bir özel nedeni yok. Gün boyu itina ile içilen enfes duble çaylar, akşam Kaya koca ile hüptürülen süt tozlu nescafe bünyeye kafayı yedirdi. Öğlen esnemekten kilitlenen çenem gecenin o vakti ağzımdan çıkan küfürlere uyumlu bir açılıp bir kapanıyordu.
Neyse ne, dedim ki kendi kendime, gündüz vakti uyku halini en çok ne açar Özleeem? Tabi ki de blog yazmak. İki elimde on parmak var mı; vaaar, sağlam klavyem var mı; vaaar, yanımda da çayım var mı; e o da vaaar. O halde ne duruyorum, ne var ne yok diye sorduğunuzu varsayarak neyim var neyim yok ortaya dökeceğimdir.
- Evelsi gün çocuklar kreşte Arkadaşım Eşek şarkısını öğrenmişler. Ben de eve gelince hem on-parmağında-on-yüzük-sırma-saçlı Barış Manço'yu görsünler, hem de şarkının sözlerini iyice öğrensinler diye youtubeda klip açtım bunlara. Çocukcağızlarım Bremen mızıkacılarını gösteren klibi seyrederken ben de mutfakta yemeği hazırlamaya koyuldum. Ve işte o anda geldi. Birden bire, hiiç beklemediğim bir sırada. Tam da tencereye salça eklerken. Aniden ağlamaya başladım. Hem de hüngür hüngür. Öyle ki gözyaşlarım tencereye gitmesin, yemeğimiz tuzlu olmasın diye mutfağın ortasına dikildim. Orada, öylece ağladım, ağladım. Çünkü o şarkıyı çocukluğumdan beri çok severim. Uzun süredir duymuyordum, dinleyince ağlayacak kadar. Gözümün önüne kısacık boyu, sessiz yalnız haliyle çocuk Özlem geliverdi. Çok acıdım haline. Kaybolup gitti şimdi diye. Geride sadece o kısa boyu kaldı diye. Yav bu 30lu yaşlar hep böyle mi geçecek Allah aşkına...
- Kadın gibi kadın Müjde Ar benim her daim en favori artizimdi. Ne Türkan Şoray ne Filiz Akın, en balık eti, en çapkın bakışlı, en harbi film yıldızım. Onu milletin şimdi şimdi keşfediyor olması çok garip geliyor bu yüzden. Diyorum ki, hiç mi Teyzem filmi izlememiş bunlar, hiç mi ses tonunda etkilenmemişler, feministim diye geçinenler hiç mi görmemiş cesaretini. Hele Teyzem filmindeki Umuuur diye seslenişi, filmin sonundaki kahkahaları, zamanında az ağlatmadı bendenizi (tamam ağlak biriyim, ne yapayım).
- Oldum olası geçmişe meraklı olan ben, facebook ile iyicene kafayı yedim. Geçen gece saat 2lere kadar eski komşu, arkadaşın eski nişanlısı, milat öncesinden kalma öğretmen/öğrenci/kasap kim varsa aradım. Bulup da meraba desem gam yemeyeceğim. Fotolarına bakıyor, kimlerle arkadaşlık yaptığını inceliyor, peki o neden beni aramadı diye hayıflanıyor ama asla temasa geçmiyorum. Hayır, narin gözlerim şiştiğinde, uykusuzluktan bayıldığımda filan hiç biri gelip de anaam beni aramaktan mı oldu bunlar ah canııım demeyecek. Sonum meraklı kedininki gibi olacak, ona yanıyorum. Bu arada "çölde su arasam ütü bulurum, voltranı oluştursak g.tü olurum" diye bir grupla karşılaştım, ki sırf adı için bile üye olasım geldi...
- Dün arabayla eve dönerken bir cafe camında "garson aranıyor" ilanı gördüm. O an nasıl bir his geldi, in arabadan git başvur diye. Tek düşündüğüm müşterilerin vereceği bahşiş oldu. Acaba ne kadar bahşiş alırım ayda, maaaşımı geçer mi, müşterinin üzerine çay döktüğümde de bahşiş verirler mi gibi sorular beni eve kadar idare etti. Bundan birkaç yıl önce de evlere temizliğe gitme hevesim vardı. Hem de ben! Sanırım ruhumda çok miktarda amelelik mevcut...
- Hiç umudum yokken geçen gün yine aniden oturduğum yerden kalktım ve çiçekleri bakıma aldım. Yaz tatilinde hepsi perperişan hale gelmişlerdi, kuru yapraklardan toprakları görünmüyordu filan. Hem temizledim onları hem de sohbet ettim çiçeklerimle. Bazısına onu çok sevdiğimi, beni hiç üzmediğini söyledim, bazısına da fazlasıyla arsız olduğunu, bir gıdım suyla bile yaşama tutunduğunu, bazen yaptığı şeyin yaşamak olmadığını, böyle yaşamaktansa ölmeyi tercih etmesi gerektiğini anlattım. E ne yapayım, o da o kadar inatçı olmasın, ben evden atmaya çalışıyorum, o çoğaldıkça çoğalıyor.
- Japonca çalışmam da çok iyi gidiyor. Biraz parasızlık biraz içime gelen kocca bir heves sayesinde bütün günüm Kanji çalışarak geçiyor. E çalışanı görür Allah di mi? Peki ne zaman? Hani bileyim de ona göre davranayım. Şu devirde sadece zevkine ders çalışmak da enayilik gibi gelmiyor değil.
Şimdilik bu kadar, çünkü uykum açıldı. Çayım da bitti, gideyim de doldurayım.
Not: Yukarıdaki foto Ebru hanımdandır.
Neyse ne, dedim ki kendi kendime, gündüz vakti uyku halini en çok ne açar Özleeem? Tabi ki de blog yazmak. İki elimde on parmak var mı; vaaar, sağlam klavyem var mı; vaaar, yanımda da çayım var mı; e o da vaaar. O halde ne duruyorum, ne var ne yok diye sorduğunuzu varsayarak neyim var neyim yok ortaya dökeceğimdir.
- Evelsi gün çocuklar kreşte Arkadaşım Eşek şarkısını öğrenmişler. Ben de eve gelince hem on-parmağında-on-yüzük-sırma-saçlı Barış Manço'yu görsünler, hem de şarkının sözlerini iyice öğrensinler diye youtubeda klip açtım bunlara. Çocukcağızlarım Bremen mızıkacılarını gösteren klibi seyrederken ben de mutfakta yemeği hazırlamaya koyuldum. Ve işte o anda geldi. Birden bire, hiiç beklemediğim bir sırada. Tam da tencereye salça eklerken. Aniden ağlamaya başladım. Hem de hüngür hüngür. Öyle ki gözyaşlarım tencereye gitmesin, yemeğimiz tuzlu olmasın diye mutfağın ortasına dikildim. Orada, öylece ağladım, ağladım. Çünkü o şarkıyı çocukluğumdan beri çok severim. Uzun süredir duymuyordum, dinleyince ağlayacak kadar. Gözümün önüne kısacık boyu, sessiz yalnız haliyle çocuk Özlem geliverdi. Çok acıdım haline. Kaybolup gitti şimdi diye. Geride sadece o kısa boyu kaldı diye. Yav bu 30lu yaşlar hep böyle mi geçecek Allah aşkına...
- Kadın gibi kadın Müjde Ar benim her daim en favori artizimdi. Ne Türkan Şoray ne Filiz Akın, en balık eti, en çapkın bakışlı, en harbi film yıldızım. Onu milletin şimdi şimdi keşfediyor olması çok garip geliyor bu yüzden. Diyorum ki, hiç mi Teyzem filmi izlememiş bunlar, hiç mi ses tonunda etkilenmemişler, feministim diye geçinenler hiç mi görmemiş cesaretini. Hele Teyzem filmindeki Umuuur diye seslenişi, filmin sonundaki kahkahaları, zamanında az ağlatmadı bendenizi (tamam ağlak biriyim, ne yapayım).
- Oldum olası geçmişe meraklı olan ben, facebook ile iyicene kafayı yedim. Geçen gece saat 2lere kadar eski komşu, arkadaşın eski nişanlısı, milat öncesinden kalma öğretmen/öğrenci/kasap kim varsa aradım. Bulup da meraba desem gam yemeyeceğim. Fotolarına bakıyor, kimlerle arkadaşlık yaptığını inceliyor, peki o neden beni aramadı diye hayıflanıyor ama asla temasa geçmiyorum. Hayır, narin gözlerim şiştiğinde, uykusuzluktan bayıldığımda filan hiç biri gelip de anaam beni aramaktan mı oldu bunlar ah canııım demeyecek. Sonum meraklı kedininki gibi olacak, ona yanıyorum. Bu arada "çölde su arasam ütü bulurum, voltranı oluştursak g.tü olurum" diye bir grupla karşılaştım, ki sırf adı için bile üye olasım geldi...
- Dün arabayla eve dönerken bir cafe camında "garson aranıyor" ilanı gördüm. O an nasıl bir his geldi, in arabadan git başvur diye. Tek düşündüğüm müşterilerin vereceği bahşiş oldu. Acaba ne kadar bahşiş alırım ayda, maaaşımı geçer mi, müşterinin üzerine çay döktüğümde de bahşiş verirler mi gibi sorular beni eve kadar idare etti. Bundan birkaç yıl önce de evlere temizliğe gitme hevesim vardı. Hem de ben! Sanırım ruhumda çok miktarda amelelik mevcut...
- Hiç umudum yokken geçen gün yine aniden oturduğum yerden kalktım ve çiçekleri bakıma aldım. Yaz tatilinde hepsi perperişan hale gelmişlerdi, kuru yapraklardan toprakları görünmüyordu filan. Hem temizledim onları hem de sohbet ettim çiçeklerimle. Bazısına onu çok sevdiğimi, beni hiç üzmediğini söyledim, bazısına da fazlasıyla arsız olduğunu, bir gıdım suyla bile yaşama tutunduğunu, bazen yaptığı şeyin yaşamak olmadığını, böyle yaşamaktansa ölmeyi tercih etmesi gerektiğini anlattım. E ne yapayım, o da o kadar inatçı olmasın, ben evden atmaya çalışıyorum, o çoğaldıkça çoğalıyor.
- Japonca çalışmam da çok iyi gidiyor. Biraz parasızlık biraz içime gelen kocca bir heves sayesinde bütün günüm Kanji çalışarak geçiyor. E çalışanı görür Allah di mi? Peki ne zaman? Hani bileyim de ona göre davranayım. Şu devirde sadece zevkine ders çalışmak da enayilik gibi gelmiyor değil.
Şimdilik bu kadar, çünkü uykum açıldı. Çayım da bitti, gideyim de doldurayım.
Not: Yukarıdaki foto Ebru hanımdandır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)